Annelik vs. Profesyonellik

images8DRNR80E

Malum dün Anneler Günü idi. Bu vesile ile öncelikle bu yazıyı okuyan tüm annelerin Anneler gününü kutlamak isterim. Bir süredir aklımda olan bu konuyu gündemin uygunluğuna binaen yazmak istedim.
Continue reading

Advertisements

Her canlı birgün ölümü tadacaktır…???

olumDaha önce hayata dair yazdığım yazılardan biri olan 40’lı yaşlara merhaba yazımdaki sonuç bölümünde hayatın adil olmadığını ve hiç bir zaman da olmayacağını söylemiştim.

Ancak hayatın istisnasız hiç bir ayırım gözetmeden adil olduğu tek bir şey var, o da “Ölüm”.

Continue reading

Milgram Deneyi – Otoriteye itaat

“Kişinin davranışlarını belirleyen, karakteri değil; içinde bulunduğu durumdur”
Stanley Milgram.

Özellikle savaşlarda tüylerimizi ürperten vahşetin nasıl yaşandığına hayret eder, “ben olsam” ile başlayan cümleler kurarız. Ya da işyerinde mobbing yapılan birisinin hikayesini dinlediğimizde nasıl birden fazla kişininin bu kadar yanlış bir şey yapabildiğine hayret ederiz.

Stanley Milgram, ünlü Milgram deneyini 1960’larda tasarlayarak bilim dünyasını soke etmiştir. Deneyin başlangıcını ise nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın yargılanması sırasında Yahudi soykırımında yer aldığını ancak kendisinin “sadece” emirleri uyguladığını belirtmesi oluşturur.

Stanley Milgram bunun üzerine sonuçları ne kadar kötü olursa olsun normal insanların emirlere nereye kadar uyacağını ölçümlemek istemiştir.

CaptureDeney basittir. Denekler(T) gazete ilanları ve posta yoluyla bulunmuştur. Deneklere deneyin 1 saat süreceği söylenmiş ve katılanlara deneyi tamamlamasalar bile 4,50$ ödeneceği söylenmiştir. Katılımcılar(T) 20 ve 50 yaşları arasında, ilkokul terklerden doktora mezunlarına kadar her türlü öğretim geçmişine sahip erkeklerden oluşmaktadır.

Deney gözlemcisi(E) rolünü bir teknisyen önlüğü giyen sert, hissiz görünümlü bir biyoloji öğretmeni oynamıştır. Kurban rolünü(L) de bu rol için eğitilmiş, İrlandalı-Amerikan bir muhasebeci üstlenmiştir. Kurban(L) ile deney gözlemcisi(E) aslında deneyi bilmektedir ancak katılımcı(T) olan kişiden gizlenmiştir. Kurban(L), katılımcıya(T) kendisi gibi gönüllü olarak katılmış başka bir katılımcı olarak tanıtmıştır, dolayısıyla  katılımcı(T) gözünde deney, deney gözlemcisi ve iki denekten oluşuyordu. Deney gözlemcisi(E), iki deneğe “öğrenmede cezanın etkisi” hakkında bir deneye katıldıklarını, birisinin “öğretmen” diğerinin de “öğrenci” rolünü üstlenecekleri bilgisini vermiştir.

Sonra, iki deneğe birer yaprak kâğıt verilmiş, katılımcının, bu kâğıtlardan birinde “öğretmen” ve diğerinde de “öğrenci” yazdığına ve kâğıtların rastgele verildiğine inanması sağlanmıştır. Gerçekte ise her iki kâğıtta da “öğretmen” yazmaktadır ve işbirlikçi denek(L) kendi kağıdında “öğrenci” yazıyormuş gibi rol yapmaktadır; böylece katılımcının(T) hep “öğretmen” olması sağlanmıştır. Bu noktada “öğretmen” ve “öğrenci” birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınmıştır. Deneyin sürümlerinden birisinde, işbirlikçi deneğin(L) gerçek deneğe(T) bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşımaktadır.

Deneyden önce “öğretmen”e(T) 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak “öğrenci”ye(L) uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiştir. “Öğretmen”e (T) daha sonra “öğrenci”ye(L) öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste verilmiştir. Öğretmen(T) de bu listeyi önce öğrenciye(L) bir kere okuyarak işe başlayacaktır. Ardından öğretmen(T) listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyacak, okuduğu her sözcük için öğrenciye(L) dört adet seçenek sunacaktır, öğrenci(L) de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basacaktır. Verdiği cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalacaktır. Cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçecektir.

Denekler(T), öğrencinin(L) verdiği her yanlış yanıta karşılık onun gerçek şoklara maruz kaldığını sanıyorlardı. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu. İşbirlikçi denek(L) gerçek denekten ayrıldığı zaman, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyordu, bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra aktör(L), kendisini yan odadaki denekten(T) ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek(T), öğrencinin(L) ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ediyordu. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başlıyordu. Bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam ediyordu. Birkaç denek(T), öğrenciden(L) gelen acı dolu çığlıkları duyduklarında sinirli biçimde gülmeye başlıyor veya aşırı stres içinde olduklarını gösteren başka davranışlarda bulunuyordu.

Denek(T) herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine otorite(E) tarafından aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuluyordu:

  1. Lütfen devam edin.
  2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
  3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
  4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek(T) bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek(T) en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Bu deneyden önce Milgram öğrencileri ile birlikte sonuçların ne olacağına dair bir anket yapmıştır. Ankete katılanların tümü  sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünüyordu. Milgram ayrıca meslektaşları arasında da sözlü bir anket yaparak onların da sadece birkaç deneğin çok kuvvetli şok uygulayacağını düşündüklerini öngördü.

Milgram’ın ilk deney dizisinde deneklerin(L) %65’inin (40 denekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Deneyin çeşitlemeleri daha sonra Milgram’ın kendisi tarafından ve dünya genelinde farklı psikologlarca gerçekleştirildi; sonuçlar birbirine yakındı. Bu çeşitlemelerle deneyin özgün sonuçlarının onaylanmasına ek olarak deney düzeneğindeki değişkenlerin etkileri de ölçülmüş oldu.(Kaynak: wikipedia)

İtaatin hukuksal ve felsefesel açılardan devasa önemi bulunmaktadır, ancak bunlar çoğu insanın somut durumlarda nasıl davrandığı konusunda fazla bilgi vermez. Yale Üniversitesinde sıradan bir insanın sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek için basit bir deney düzenledim. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile saf otoriteyi çeliştirdim, ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir erk makamının komutası doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik, çalışmamızın acilen açıklama gerektiren en önemli bulgusudur. Stanley Milgram.

Bu yukarıda anlatılan deney ile ilgili 2015 yapımı bir film de yapılmış. Deney ilginizi çekti ise filmeştirilmiş halini burada izleyebilirsiniz.

..Mış gibi geçen Hayatlar

“Hayatının ilk dönemlerinde sana öğretilen ve hayal ettiklerinle, ilerleyen yaşlarda farkettiğin gerçeklerin uyuşmaması suratına birer tokat gibi çarpmaya başladıkça affalıyor, isyan etmeye başlıyorsun. Ama bu isyanın sadece kendine zarar verdiğini görüyor, kısmen öğrenilmiş çaresizlik psikolojisi ile hayatı olduğu gibi kabullenme sürecine geçiyorsun.” 

40’ına merdiven dayamış birisi olarak hayatın amacını ve profesyonel yaşamda yaşananları sorgulamaktan, kabullenme aşamasına geçiş sürecindeyim. Bu durumun sadece bana özel değil birçok kişi de olduğunu gözlemliyorum. Alınan akademik eğitimin amacı o bireyin ileride topluma faydalı bir birey olmasını sağlamak, “üretim” sürecine maksimum katkı yapmasını sağlamaksa o zaman kendime şu soruyu sormaktan alıkoyamıyorum; “Neden akademik eğitim sistemi ile profesyonel yaşam arasında bu kadar fark var?  ”

Peki nedir bu fark? Şöyle ki;

Akademik eğitim sistemi süresi boyunca yani ilkokuldan profesyonel hayata atılıncaya kadar süreçte başarı kriterleri çok net ve çoğu zaman kolay anlaşılabilirdir. Görevini iyi yapan ödülünü alır. Dersi iyi dinlersin, düzenli çalışırsın, ödevleri ve projelerini yaparsın. Ne kadar başarılı olduğunu ölçen sınav sistemi de istisnalar dışında çoğunlukla objektiftir. Çalışmayan, dersi savsaklayan ya düşük notla geçer ya da kalır. Buna ek olarak başarılı öğrenciler o sistem içinde itibar görür ve değerlidir.

Buraya kadar olan kısımda katılmadığınız durumlar olabilir, kopya ile geçenler var diyebilirsiniz ancak ben genel geçer durumdan bahsediyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz. “Çalışan kazanır, elması kızarır”:)

Ancaak, iş hayatı ya da diğer tabir ile profesyonel hayata gelince işler değişir. Başka başka kavramlar ve süreçler etrafınızı sarıvermiştir. Size verilen görevi hakkıyla yerine getirmek, hatta üstüne koyup daha fazlasını yapmak çoğu zaman işe yaramamaktadır. “Self Marketing” diye tabir ettiğimiz kişisel pazarlama yapmanız hatta buna gerçek işinizden daha fazla zaman ayırmanız gerekmektedir. Bu kavramın temel amacı da aynı kendinizi bir ürün gibi pazarlamak, özelliklerinizi abartmak, hatta olmamasına rağmen “…mış” gibi davranmaktır.

Zamanla “…mış” gibi davrananların, yalan söyleyenlerin, abartanların, sinsi davrananların, ayak oyunları çevirenlerin daha fazla itibar gördüğünü ve daha çok kazandığını fark edersiniz. “Politik olma” birden çok önemli bir özellik haline geliverir. Diğer tabirle gözünüzün içine baka baka yalan söyleyip bundan zerre yüzü kızarmamak önemli bir kriter olur sizin başarılı/başarısız olarak değerlendirilmenizde. Torpilciler, arkasını sağlam bir dayıya dayayanlar çoktaaan önünüzde sıra olmuş kendilerine düşecek payı beklemektedir. Siz de elinizde eskinden çok değerli ama şimdi beş para etmeyen özelliklerinizle kalıverirsiniz.

Aynı akademik hayatta olduğu gibi burada da çok çalışıp, işini hakkıyla yapıp hak ettiğini alanlar mutlaka vardır, ancak daha önce bahsettiğim gibi İstisnalar kaideyi bozmaz.

Bu durumun sadece Türkiye’de olduğunu gelişmiş ülkelerde böyle olmadığını düşünüyorsanız yanlıyorsunuz derim. İnsan’ın olduğu heryerde bu böyledir. Geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle, gelecekte de böyle olacak.

Peki, aslında olması gereken buysa neden baştan itibaren bu şekilde yetiştirilmiyoruz ki? Ne diye dürüstlük, erdem, çok çalışmak safsataları ile kafamız dolduruluyor?

Eğitim sisteminin toplumun istediği bireyler yetiştirmek üzere acilen evrilmesi gerektiğini düşünüyorum. Umarım ileride bu gerçekleşir, hepimiz rahat ederiz.